Faizde Makul Getiri ve Borçlunun Sömürülmesi

Sermayenin bir maliyetinin bulunduğu gerçeği ile borçlunun korunması gereği arasında kurulacak denge, faiz tartışmasının en güç meselelerinden biridir. Borç veren, parasını belirli bir süre kullanmaktan vazgeçmekte; enflasyon, geri ödenmeme ve likidite riskleri üstlenmektedir. Bu nedenle anaparanın üzerinde bir getiri talep edilmesi, tek başına sömürü olarak nitelendirilemez. Buna karşılık borçlunun zorunlu ihtiyaçlarından, bilgisizliğinden veya pazarlık gücü yetersizliğinden yararlanılarak elde edilen ölçüsüz kazanç da yalnızca “rızası var” açıklamasıyla meşrulaştırılamaz. Sınırın belirlenebilmesi için faiz oranının ötesine geçen çok boyutlu bir değerlendirme yapılmalıdır.

Birinci nokta, talep edilen getirinin borç verenin üstlendiği gerçek risk ve maliyetlerle orantılı olup olmadığıdır. Makul bir faiz; beklenen enflasyonu, fonlama maliyetini, idari giderleri, likiditeden vazgeçme bedelini ve borçlunun temerrüt riskini karşılayabilir. Ancak faiz oranının bu unsurlarla açıklanamayacak ölçüde yükselmesi, özellikle teminatla önemli ölçüde azaltılmış bir risk karşılığında olağanüstü getiri sağlanması, sömürü şüphesini güçlendirir. Burada önemli olan yalnızca nominal faiz oranı değildir. Dosya masrafı, sigorta, komisyon, gecikme cezası ve zorunlu yan ürünlerin tamamı hesaba katılarak kredinin borçluya yüklediği toplam maliyet değerlendirilmelidir.

İkinci nokta, borçlunun ödeme kapasitesidir. Borç verenin, geri ödeme ihtimali zayıf bir kişiye yalnızca yüksek faiz ve ağır teminatlar karşılığında kredi vermesi sorumlu kredi kullandırma olarak kabul edilemez. Avrupa Bankacılık Otoritesi (European Banking Authority – EBA), kredi sözleşmesi kurulmadan önce tüketicinin yükümlülüklerini yerine getirebilme gücünün kapsamlı biçimde değerlendirilmesini sorumlu kredilendirmenin temel unsurlarından biri olarak görmektedir. Dünya Bankası da kredinin ancak potansiyel borçlu açısından ödenebilir olması hâlinde kullandırılmasını; sürekli yenileme ve çoklu borçlanmanın ise aşırı borçluluk riski nedeniyle sınırlandırılmasını önermektedir.

Bu yaklaşım, önemli bir ahlaki ve ekonomik sonucu ortaya koymaktadır: Kredinin verilmiş olması, borçlunun krediyi gerçekten karşılayabileceğini göstermez. Geliri borç taksitlerini karşılamayan bir kişiye yeni kredi verilmesi, kısa vadede finansmana erişim sağlasa da uzun vadede borcun eski borçla kapatıldığı bir döngü yaratabilir. Yüksek faiz, gecikme ücretleri ve sürekli yapılandırmalar borçluyu anaparayı azaltamadan ödeme yapmaya zorlayabilir. OECD, özellikle kolay erişilen kısa vadeli ve dijital kredilerin yüksek faiz ve ek ücretlerle birleşmesi durumunda borçluları borç döngüsüne sürükleyebildiğine dikkat çekmektedir.

Üçüncü nokta, tarafların bilgi ve pazarlık gücü arasındaki farktır. Bir şirketin alternatif finansman kaynaklarını karşılaştırarak kredi sözleşmesi imzalamasıyla, acil sağlık veya geçim harcaması için ilk bulduğu kaynağa başvuran kişinin durumu aynı değildir. Borçlu sözleşmenin toplam maliyetini anlayamıyor, alternatif tekliflere ulaşamıyor veya krediyi reddetme konusunda gerçek bir seçeneğe sahip bulunmuyorsa, şeklen verilmiş rıza sözleşmeyi kendiliğinden adil hâle getirmez. Finansal tüketicinin korunması bu nedenle yalnızca bilgilendirme yapılmasını değil, tüketiciye adil ve sorumlu davranılmasını da gerektirir.

Dördüncü nokta, borcun amacı ve borçlunun kırılganlığıdır. Üretken bir yatırımdan gelir elde etmek amacıyla borçlanan girişimci, finansman maliyetini beklenen kazançla karşılaştırabilir. Buna karşılık gıda, barınma veya sağlık gibi ertelenemeyen ihtiyaçlar için borçlanan kişi çoğu zaman gerçek bir pazarlık özgürlüğüne sahip değildir. Bu nedenle aynı faiz oranı, farklı borç ilişkilerinde farklı toplumsal sonuçlar doğurabilir. Kırılgan müşterilere standart işlemlerin mekanik biçimde uygulanmaması; ödeme güçlüğü hâlinde süre tanıma, yeniden yapılandırma ve borç danışmanlığına yönlendirme gibi araçların kullanılması gerekir.

Faiz tavanları bu sınırın çizilmesinde yararlı olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Aşırı oranları önleyebilir; ancak çok katı sınırlar yüksek riskli borçluların yasal kredi piyasasından dışlanmasına da yol açabilir. OECD değerlendirmeleri, faiz tavanlarının oranları düşürürken bazı riskli grupların krediye erişimini azaltabileceğini göstermektedir. Bu nedenle oran sınırlamaları; şeffaflık, ödeme gücü değerlendirmesi, toplam maliyetin açıklanması, haksız sözleşme koşullarının denetlenmesi ve borç yapılandırma mekanizmalarıyla birlikte uygulanmalıdır.

Makul getiri ile sömürü arasındaki sınır, yalnızca belirli bir faiz oranıyla çizilemez. Makul kredi, gerçek maliyet ve riskle orantılı, açıkça anlaşılabilir, borçlunun ödeme kapasitesine uygun ve tarafların haklarını dengeli biçimde koruyan kredidir.

Yorumlar

Yorumlar önce moderasyon bekler; onayladıktan sonra burada görünür. Yorum yazmak için hesap gerekmez.